İçimde milyon tane duygu karmaşası... Ruhum, "Seni dağladılar değil mi kalbim?" mısrasının o dar geçidinde takılı kaldı. Sahi, neydi gerçekten yazmak eylemi? Kendi iç çöküşlerimizi estetik bir örtüyle süslemek mi, yoksa hakikati mürekkeple yoğurup insanlığın hizmetine bir kandil gibi sunmak mı?
Oysa bu topraklar; fildişi kulelerinde biçimsel kaygılarla "yaratıcı yazarlık" derdine düşmeyen; sevdayı, memleketi ve çağın o kaskatı buzdağını yüreğiyle eriten nice şair ve yazarı bağrına bastı. Onlar, kendi sesini ve koordinatlarını kaybetmiş yitik toplumların karanlıktaki rehber kandilleriydiler. En azından benim safım ve kanaatim bu yöndedir. Zira bugün, ne yazık ki kendi öz sesine yabancılaşmış, gürültünün içinde sağırlaşmış kitlelerin kuşatması altındayız.
Ancak bizler, imgelerin arkasına saklanıp ön yargıların kendi kendine yıkılmasını bekleyenlerden olamayız. Çağın getirdiği o sığ tartışmaların ötesinde, elimizi taşın altına koyuyor; bir gençliğin şuur ve kimlik sancılarına mürekkebimizle merhem olmaya çabalıyoruz. Ferasetten yoksun bir çağda anlaşılamamanın hüznünü taşırken, kalbimizi bir kol saati gibi Kudüs’e ayarlıyor ve mazlum coğrafyaların ufuklarına akıtıyoruz. Sayfalara vurduğumuz her mürekkep damlası; İslam kokan evlerin mahremiyetinden taşarak sokakları, meydanları kuşatan kutsal bir konvoya dönüşüyor.
İşte o an, bir avuç inanmış topluluğun; Allah’ın inayetiyle, dua kuşlarının masumiyetiyle ve nihayet o büyük mühürle eylemsizliği kırdığını görüyoruz: "İlahi ente maksudi ve rızake matlubi." Bu niyetle, çağın o devasa buzdağının tam kalbine kor bir ateş salıyoruz. İnsanlığın sönmeye yüz tutmuş kandilini ancak gençliğin o taze enerjisiyle yeniden aydınlatabileceğimiz gerçeği, su geçirmez bir hakikattir.
Çünkü çok iyi biliyorum ki; yaşanmadan, gözlemlenmeden ve bedeli ödenmeden yazılan her satır, ruhu üflenmemiş ölü bir gövdeden ibarettir. Feri sönmüş bir kandil, yol gösteremez. Bu modern çağın hengamesinde maalesef birbirimizi ıskalıyor, es geçiyoruz. Çare ve kurtuluş bellidir: İslam’ın o eskimeyen nurunu önce kendi yüreğimize sahih bir şekilde sindireceğiz ki hem kalemimiz hem kelamımız hem de o en büyük maksadımız asıl anlamını bulsun. Unutmayalım ki; kalbi diriltmeyen bir kalem, karanlığa ancak daha koyu bir mürekkep döker.
